Özgür Özel yönetimindeki CHP’nin bazı gazetecilere para verdiği, düzenli ödemelerde bulunduğu iddiasının kaynağı, Barış Yarkadaş’ın sosyal medyadaki paylaşımıydı:
“…haber sitesi görünümlü troll hesaplar ayda 300 bin TL alıyormuş genel merkezden. Bir TV’ye ayda 14 milyon, diğerine 8 milyon. Bir gazeteye 4, bir diğerine ise 2.5 milyon ödeniyormuş. Faturalar bugün yarın ortalığa dökülür. Bu işlere ayda 46 milyon TL ayrılmış.”
Bekleneceği gibi, Yarkadaş’ın bu paylaşımı, iktidar medyasının ilgisini çekti. Ensonhaber sitesi, “Barış Yarkadaş duyurdu: ‘Troll’ hesaplar için genel merkez para ayırdı”, Beyaz Gazete “CHP troll hesaplara ne kadar para ödedi?” ve hatta Milli Gazete de “Barış Yarkadaş’tan çarpıcı iddia: "Troll hesaplara ve medyaya aylık 46 milyon TL!” haberi yayımladı.
Tabii Yeni Akit de devreye girdi; “Saraçhane bülbülleri parayla ötüyormuş; Fondaşların sarı zarfları açıldı” diye haber yaptı. Barış Yarkadaş’ın paylaşımının alıntılandığı haberde, ilaveten muhalif medyadan 20 gazeteci ile Cumhuriyet, Halk TV, Sözcü ve bazı haber sitelerinin isimleri de sıralandı. Fuat Uğur, Zekeriya Say gibi bazı isimler de paylaşarak bu iddiayı yaydılar.
Kıyamet koptu tabii. CHP’den para aldıkları iddia edilen gazeteciler ve medya kuruluşları, birbiri ardına yalanladılar bu suçlamayı. Yeni Akit’e dava açacaklarını duyurdular. CHP’nin yeni yönetiminden “medyaya ve gazetecilere ödeme yapılıp yapılmadığını açıklamasını” istediler.

Aslında CHP’nin muhalif medya ile mali ilişkisi daha önce de gündeme gelmişti. Anayasa Mahkemesi’nin 2009 yılı mali denetim raporunda CHP’nin “canlı yayın bedeli” olarak Halk TV’ye o yıl toplam 2 milyon 233 bin lira ödediği belirtiliyordu. Ayrıca 2023’te, 38. kurultay öncesinde Kılıçdaroğlu yönetiminin Genel Başkan Yardımcısı Eren Erdem, Halk TV ile aralarındaki yayın anlaşmasını iptal ettiklerini açıklamıştı.
O zaman ben de CHP’nin Halk TV ile “reklam, kampanya videoları yayınlama, grup ve basın toplantılarının canlı yayınlanması anlaşması”nı etik açıdan eleştirirken, 5 TV kanalı, 3 radyo, 18 gazete ile de benzer anlaşmaları olduğunu yazmıştım.
Kılıçdaroğlu dönemindeki bu anlaşmalar, Özgür Özel döneminde de devam etti mi, ettiyse nasıl anlaşmalar yapıldı; tek tek açıklanmalı. Ancak gazetecilere bireysel ödemeler yapıldığına dair kanıt olmadan böyle iddiaları ortaya atmak, haksızlık.
AKP’li belediye ve kamu bankalarının AKP medyasını finanse etmesinden ve muhalif medyaya uygulanan reklam ambargosundan söz etmeden bunları konuşmak da adil değil.
Üstelik Yeni Akit’in gazetecileri suçlarken dayanağı “belirtiliyor” ve “öğrenildi”den ibaret. Bu da gösteriyor ki, ellerinde yeterli kanıt yok. Buna rağmen attıkları başlık ve haberin üslubu, bırakın gazetecilik ilkelerini, ahlaki açıdan sorunlu bir davranış.
Barış Yarkadaş da “…alıyormuş”, “…ödeniyormuş”, “...ayrılmış” diye yazıyor paylaşımında. Bu da belgelere değil, söyleme dayanan bir aktarım. Nitekim kendisi de “Faturalar bugün yarın ortalığa dökülür” diyerek elinde belge olmadığını dile getiriyor.
Gazeteci, değil meslektaşlarını, hiç kimseyi somut bilgi ve belgeye dayanmadan töhmet altında bırakmamalı. Ancak bir konuyu daha konuşmalıyız. Barış Yarkadaş, gazeteci midir?
Barış Yarkadaş’ın politikacı kimliği gazeteciliğinin önüne geçti. Ekran konuşmalarında ve paylaşımlarında gazetecilik nesnelliği yok. CHP Genel Merkezi önündeki mitingte de görüldüğü gibi parti içindeki kavgada da taraf konumunda, hem de aktif bir taraf. Elbette kendi bilir ama ekranda gazeteci olarak sunulması ve gazeteciliğin araç haline getirilmesi yanlış…
Yanlışı “müjde” yapabilme yaratıcılığı!

Türkiye gazetesinin “Bilgi Üniversitesi kararının perde arkası: Mevzuat kapattı, külliye açtı” haberinin spotu aynen şöyleydi:
“Kapatma değil, hukuki süreç izlendi. ‘Üç günde kapatılıp açıldı’ eleştirileri asılsız. Bağlı yetki ile takdir yetkisi karıştırılıyor. 22 bin öğrenci ve personel rahat nefes aldı.”
Akşam’ın, “22 bin öğrenciye ‘Bilgi’ müjdesi”, Hürriyet’in, “Bilgi’yi yeniden açtıran rapor” ve Yeni Şafak’ın, “Bilgi’de prosedür uygulandı” haberlerinin içeriği de aynıydı.
Fakat bu haberler, Bilgi Üniversitesi’nin, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan imzasıyla 21 Mayıs’ta kapatılması ve 24 Mayıs’ta ilk kararın iptal edilerek üniversitenin tekrar açılması arasında geçen sürede olup bitenler hakkında bilgi içermiyordu.
İlk haberlerde bırakın geçici olduğunu, kapatma gerekçesi bile belirsizdi; kararın içeriğiyle ilgili bilgi yoktu. Dolayısıyla, 22 Mayıs sabahı, “kapatmanın prosedür gereği olduğunu, üniversitenin üç gün sonra yeniden açılacağı”nı kimseler bilmiyordu!
O yüzden de üniversitenin öğrenci ve öğretim üyeleri, kararın iptal edilmesi isteğiyle direniş başlattı. Polis, öğrencileri coplayarak, biber gazı sıkarak, zorla kampüs dışına çıkardı. Eylemleri yatıştırmaya çalışan rektörlük, “Merak etmeyin, bu karar üç günlük” açıklaması yapmak yerine Santral İstanbul Kampüsü’nün kapılarını kilitletti; erzak girişinin de engelleneceğini açıkladı!
Eylemler devam ederken AKP camiasından Yusuf Kaplan bile “Onca emek, onca tecrübe el değiştirerek korunabilirdi” diyerek kapatmaya karşı çıktı, kararın gözden geçirilmesini istedi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikinci kararı bütün bunlardan sonraya geldi, üstelik yeni bir karar almadı, ilk kararını yürürlükten kaldırdı. Öğrencilerin eylemini ve “Direnişimiz sonuç verdi” diyen öğrencinin gözaltına alınmasını görmezden geleceksiniz, sonra da yanlıştan dönülmesini “müjde” diye vereceksiniz! Çok yaratıcı doğrusu, ama gazetecilik değil…
Melih Altınok gazetesini görmemiş

“Siyasete ikinci yargı müdahalesi” başlıklı yazımda iktidar yanlısı yazarların mutlak butlan kararına sevindiğini vurgulayan örnekler verirken “Melih Altınok ‘CHP’de büyük temizlik başlıyor’ diye yazarak, kararı CHP lehine bir gelişme gibi yorumladı” demiştim.
Melih Altınok, “Ben sevinmedim de sizin bu telaşınız ne olacak Faruk Bey?” başlıklı bir yazıyla yanıt verdi bana. Yazısında benim aktardığım gibi bir ifade olmadığını belirtti; ardından benimle ilgili değerlendirme ve suçlamalarda bulundu.
Anlaşılan Melih Altınok, kendi gazetesini okumuyor. Zira 23 Mayıs’ta, Sabah’ın birinci sayfasında, üstelik manşetin yanında kendi imzası ve fotoğrafının üzerinde “CHP’de büyük temizlik başlıyor” yazıyordu.
Evet, iç sayfadaki başlık bu değildi, ama gazetenin yöneticileri Melih Altınok’un yazısını okuyunca böyle bir sonuca varmış, bu başlığı uygun görmüşlerdi. Ben de o başlığa ve spota dayanarak yazdım o cümleyi. Melih Altınok’un asıl itiraz etmesi gereken ben değilim, gazetesi.
Yine de kendisi CHP’deki gelişmelere “sevinmediğini” söylüyor, yanlış aktardığımı düşünüyorsa bana yazıp düzeltme isteyebilirdi. Onun yerine uzun bir yazı döşenip, “telaş”, “fişleme” ve “partililik”ten dem vurması haksızdı. Yazılarım gören gözlere açık, meydanda duruyor, neyin tarafında olduğum oradan rahatlıkla görülebilir.
Nuray Başaran’ın kulisleri
Nuray Başaran, “Namık Tan, mutlak butlan kararından sonra ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’a giderek yardım istemiş” dedi bir programda.
Namık Tan da itiraz etti, 22 Mayıs’ta geçirdiği göz operasyonu nedeniyle evde gözetim altında olduğunu açıkladı; “Barrack ile yan yana bile gelmedim” dedi; Başaran’ı kınadı.
Konuyu bana havale eden Hilmi Hacaloğlu’nun da vurguladığı gibi, Başaran’ın, böyle bir iddiayı Tan ile görüşmeden dile getirmesi yanlış. Kaynağından doğrulamaya bile gerek görmediğine göre elinde net bir kanıt olması beklenir.
Fakat Başaran, şu ana kadar böyle bir kanıt açıklayıp, söylediğini savunamadığına göre, artık yapması gereken, sözlerini düzeltmek ve özür dilemek. Ama daha önce de CHP kurultayında bütün delegelere cep telefonu dağıtıldığını söylemiş ve o da doğrulanmamıştı. Buna rağmen özür dilememiş, iddiasını geri çekmemişti.
Böyle olunca da Başaran’ın “kulis”leri, gazetecilik sınırlarının hayli dışına taşıyor.
Korkutmaya çalışan haberler

NTV’yi açtığımda sunucu neredeyse çığlık çığlığaydı. Büyük bir felaket yaşanmış gibi heyecanla anlatıyordu. Durup, baktım ben de merakla.
Meğer Malatya’da deprem olmuş, ondan bahsediyordu. Fakat o kadar telaşlanmasını gerektiren bir durum yoktu. 5.6’lık bir depremdi; bölgede yıkım olmadığı gibi, ölen yaralanan da yoktu. Türkiye gibi bir depremler ülkesinde 5.6’lık bir depremi böyle anlatmak çok abartılıydı.
Sadece NTV de değil, 20 Mayıs’taki deprem çoğu haber kanalı gibi haber siteleri ve gazetelerde de “Malatya’da 5.6 paniği” (Karar), “Deprem bölgesinde 5.6’lık korku” (Türkiye), “Malatya’da korkutan deprem” (Memurlar.net) başlıklarıyla haberleştirildi.
Maalesef “Korkutan deprem” başlıkları medyamızın bir klasiği. Depremin büyüklüğü ya da sonuçlarına bakılmaksızın hep bu başlık kullanılıyor. Nitekim Malatya’da 24 Mayıs’taki 4.0 büyüklüğündeki deprem de “Malatya’da korkutan deprem: Çevre illerden de hissedildi” (Haber7) ve “Malatya’da 4.0 büyüklüğünde korkutan deprem” (Milliyet) başlıklarıyla duyuruldu.
Adana’da 24 Mayıs’ta meydana gelen 4.9’luk deprem sonrasında da Hürriyet, “Adana’da 4.9’luk deprem korkuttu”, Akşam da “Adana’da 4.9’luk korku” (Akşam) haberleri yayımladı.
Deprem olan kentlerde panik, korku havası yoktu. Hal böyleyken korku ve telaş haberleri yapmak, korku yaymak yanlış. Büyük deprem felaketlerinin geride bıraktığı travmayı yeniden canlandırır. Depremden korkutmak, depreme karşı bilinçlendirme yöntemi olamaz.
Tek cümleyle:
Akşam’ın “Mama lobisi gözünü kurbana dikti” haberinde sokak hayvanlarına mama alınması çağrısına “büyük tepki” gösterildiği belirtiliyordu, ama kimin tepki gösterdiği yoktu.
DHA ve İHA’nın geçtiği, Hürriyet, Karar ve Nefes’in kullandığı “Kız meselesi kanlı bitti” haberindeki ilkel ve ayrımcı “kız meselesi” tanımı, cinayetin nedenini açıklamıyordu.
CNN Türk, “Corona, Türk ırkını etkilemez” sözleri alay konusu olan tıp doktoru Oytun Erbaş’ın, CHP’deki gelişmeleri yorumlamasını “Bilimsel CHP analizi” diye sundu.
Sabah, Anayasa Mahkemesi’nin, bir hükümlünün elleri kelepçeli muayenesinin “insan haysiyetiyle bağdaşmadığı”nı kabul etmesini “tartışmalı karar” diye haber yaptı.
Gazete Pencere’nin, “Murat Karayalçın’dan Kılıçdaroğlu’na açık çağrı” haberi Oksijen’den alınmıştı ama kaynak gösterilmemişti.
ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: [email protected]

