(TBMM) - CHP Grup Başkanı Faik Öztrak, borsa ve yatırım fonlarında yaşanan krize ilişkin "Kimse unvanına, makamına, Saray'daki bağlantılarına güvenmesin. Bu finansal cinayetin siyasi hesabı TBMM'de, hukuki hesabı bağımsız yargı önünde mutlaka sorulacaktır. Milletin parasına uzanan el kimin eli olursa olsun bunun hesabını verecektir" dedi.
CHP Grup Başkanı Faik Öztrak, "fon krizine" ilişkin TBMM'de basın toplantısı düzenledi. Öztrak, geçen hafta Türkiye tarihinin en büyük finansal rezaletlerinden birinin yaşandığını ifade ederek, "Bu skandal, 1982'deki Banker Kastelli krizinden daha vahimdir. Banker Krizi yaşandığında Türkiye'de bugünkü anlamda bir finansal piyasa düzeni yoktu. Bu piyasaları düzenlemek ve denetlemekle görevli kurumsal yapılar yoktu. SPK, Borsa İstanbul, BDDK yoktu. Bu kurumların tamamını finansal piyasalarda böylesine büyük rezaletler yaşanmasın, vatandaşın birikimleri sahipsiz kalmasın diye kurduk" dedi.
Öztrak, geçen hafta ülkedeki herkesin adım adım yaklaştığını gördüğü bir 'finansal cinayet', yetki ve sorumluluk sahibi olanların seyredip önlemediği bir Kırmızı Pazartesi yaşandığını ifade ederek, şunları kaydetti:
"Bu finansal cinayet nasıl işlendi? Ortaya çıkan zarar nasıl tazmin edilecek? Ve en önemlisi, bu cinayetin faturası kimlere kesilecek? İlk sorunun cevabı artık büyük ölçüde ortada… Bu çark bir gecede kurulmadı. Uluslararası endeks sağlayıcıları, pek çok piyasa profesyoneli belirli hisselerle fonlar arasında kurulan ilişkiye, olağan dışı fiyat hareketlerine ve giderek büyüyen likidite riskine dikkat çekti. Daha önemlisi, yaklaşan tehlikeden yalnızca piyasa değil, ekonomi yönetimi haberdardı. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek daha 2025 yılının Kasım ayında ‘Bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz’ dedi.
"OLACAKLARA UZUN SÜRE GÖZ YUMMUŞ"
SPK da ‘2025'in son çeyreğinde’ bazı fonların fiilî dolaşımı düşük hisselerin fiyatlarını ekonomik gerçeklerle açıklanamayacak biçimde hareket ettirdiğini tespit ettiğini söylüyor. Yani Hazine ve Maliye Bakanı bildiklerini söylemiş, SPK tespit etmiş, piyasa profesyonelleri ve endeks sağlayıcıları uyarmış. Finansal cinayet ‘Geliyorum’ demiş. Ama her ne hikmetse yetki ve sorumluluk sahipleri bunu önlemek için ancak uluslararası endeks sağlayıcılarının uyarılarından sonra harekete geçebilmiş. Olacaklara uzun bir süre göz yummuş.
"TAM BİR FİNANSAL SAADET ZİNCİRİ KURULUYOR"
Düzen şöyle işliyor: Önce dar bir yatırımcı grubuna açık bir fon kuruluyor. Bu fon, fiilî dolaşımı sınırlı, alım satım hacmi düşük hisselerde yoğun alımlar yapıyor. Fon satın aldıkça hissenin fiyatı yükseliyor. Hisse yükseldikçe fonun kâğıt üzerindeki değeri ve getirisi herhangi bir ekonomik gerekçeyle izah edilemeyecek biçimde şişiyor. Şişen getiri yeni yatırımcıyı, yeni yatırımcının parası da yine aynı hisselerde yeni alımları getiriyor. Böylece ortada gerçek bir değer artışı olmadan hisse fiyatı fonu, fon da hisse fiyatını şişiriyor. Tam bir finansal saadet zinciri kuruluyor.
Her saadet zincirinde olduğu gibi bunun çalışması için emme basma tulumba misali kesintisiz nakit akışı gerekiyor. Nakit akışı durduğunda zincir dağılıyor. Yüksek riskli hisselerin yoğun olduğu serbest fonların elinde kâğıt üzerinde milyarlarca lira eden hisseler var. Ama yeni yatırımcı akımı yavaşlamaya başladığında yatırımcıya ödeme yapmak için nakde sıkışıyor. Bu durumda hisse yoğun fonları yönetenler, ellerindeki fiyatı şişmiş hisseleri teminat göstererek para piyasası fonlarından kısa vadeli borç alıyor. Diğer taraftan, fonların hisse alacak nakitleri olmayınca fona koydukları hisseler taban fiyatlara düşüyor. Bu durumda para piyasası fonlarının ellerindeki teminatlar eriyor. Para piyasası fonları hisse senedi fonlarından alacaklarını tahsil edemeyince para piyasası fonlarında nakit sıkışıklığı başlıyor. Böylece yüksek riskli 'hisse fonlarında' başlayan kriz, düşük riskli 'para piyasası fonlarına' taşınıyor.
"SAADET ZİNCİRİNİN RİSKLERİ, RİSKTEN KAÇINAN VATANDAŞIN SIRTINA YÜKLENİYOR"
Ev kredisinin taksitini ödemek, çocuğunun okul masrafını karşılamak için tasarruflarını 'risksiz' bildiği para piyasası fonunda tutan vatandaş bir anda kendi parasına ulaşamaz hâle geliyor. Borcunu ödeyemiyor, taksitini yatıramıyor, günlük ihtiyaçlarını, çocuklarının okul masraflarını karşılayamıyor. Yani saadet zincirinin riskleri, riskten kaçınan vatandaşın sırtına yükleniyor. Yaşananlar düzgün çalışan fonlara duyulan güveni de sarsınca yatırımcılar tüm fonlara hücum etmeye hazırlanıyor. Böylece birkaç fonda başlayan sorun, finansal sistemin tamamına yayılabilecek 'sistemik bir güven krizine' dönüşüyor. Bu güven krizini yatıştırmak için Merkez Bankası bir günde 5 milyar dolar rezerv satmak zorunda kalıyor.
"BUNUN SONUÇLARI ÇOK AĞIR OLABİLİR"
Türkiye Varlık Fonu da borsadaki düşüşü sınırlamak amacıyla milyarlarca liralık alımla piyasaya müdahale ediyor. Ancak bütün bu müdahalelere rağmen yaşanan güven kaybı artık Türkiye'nin sınırlarını aşıyor. Dünyanın önde gelen endeks sağlayıcılarından MSCI, Kasım ayında yapacağı incelemesine kadar Türkiye piyasasında ‘Yeterli, somut ve güvenilir bir ilerleme’ görülmezse Türkiye'ye ve Türkiye'de işlem gören menkul kıymetlere yönelik bir değerlendirme süreci başlatabileceğini açıkladı. Yani birkaç fon ve birkaç şirket etrafında kurulan bu düzen, şimdi Türkiye'nin bütün sermaye piyasalarının itibarını tehdit ediyor. Açık konuşalım: Bunun sonuçları çok ağır olabilir."
Türkiye'nin 12 ayda 248 milyar dolarlık dış borç ödemesi olduğunu söyleyen Öztrak, "Buna OVP'de gelecek yıl için öngörülen 39 milyar dolarlık cari açığı da ekleyin. Karşınızda 287 milyar dolarlık brüt dış finansman ihtiyacı var. Üstelik tam da böyle bir dönemde Türkiye'ye gelen doğrudan yatırımlar ile Türkiye'den çıkan doğrudan yatırımların neti, 2000 yılından sonra ilk kez negatife dönmüş durumda. Yani dış finansmanın vadesi ve kalitesi zaten ciddi biçimde kırılganlaşmışken bir de bu skandal nedeniyle portföy yatırımları kanalı daralırsa Türkiye bu 287 milyar dolarlık finansman ihtiyacını nasıl karşılayacak? Daha da önemlisi hangi bedelle, hangi maliyetle karşılayacak" diye sordu.
Öztrak, sözlerini şöyle sürdürdü:
"SPK geçtiğimiz hafta yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verdi. Ancak SPK da Hazine ve Maliye Bakanlığı da bu fonlarda kaç yatırımcı bulunduğunu, yatırımcıların toplam varlığının ne kadar olduğunu, tasfiye sonunda ne kadar paranın geri alınabileceğini kamuoyuna açıklamadı. Yabancı bir ajansın haberine göre tasfiyesine karar verilen fonlarda 353 bin yatırımcının 891 milyar liralık, yani 21,4 milyar dolarlık yatırımının tasfiyeye tabi olduğu anlaşılıyor. Piyasadaki tahminler bu fonlardaki varlıkların çok büyük bir bölümünün fiyatı manipülasyonla şişirilmiş, fiilî dolaşımı düşük 15-20 hissede yoğunlaştığına işaret ediyor.
‘KÂRLAR MANİPÜLATÖRLERE, ZARAR MİLLETE’ ANLAYIŞINI ASLA KABUL ETMİYORUZ"
Şimdi sorulması gereken şu: Bu fiyatı şişmiş hisselerin satışından bunun yalnızca 1-2 milyar doları geri alınabilirse yatırımcıların ve vatandaşların geriye kalan devasa zararı nereden ve nasıl karşılanacak? ‘Kârlar manipülatörlere, zarar millete’ anlayışını asla kabul etmiyoruz. Fonları yönetenler, şirket sahipleri, olağan dışı kazançları ceplerine indiren yatırımcılar, servetlerine servet katarken ortada görünmeyen kurumlar ve hükümet şimdi çıkıp faturayı millete kesmeye kalkamaz. Kamu bankaları üzerinden bu işin faturası milletin sırtına yüklenemez.
Yürütülen soruşturma kapsamında 4 şüphelinin tutuklandığı, 51 kişi hakkında yurt dışı yasağı konduğu ve bu kişilerin mal varlıklarına tedbir konduğu açıklandı. Başka gözaltılar da oldu. Bugün de bir katılım finansman şirketi hakkındaki soruşturma kapsamında 25 gözaltı kararı daha verildiği duyuruldu. Bu tedbirler elbette gereklidir. Ancak yeterli midir? Fon sahipleri, portföy yönetim şirketlerinin yöneticileri, ilişkili şirketlerin sahip ve yöneticileri ile birlikte bu hisselerde olağan dışı kazanç sağlayanlar da soruşturmanın kapsamında mıdır?
"BU DÜZEN İÇİNDE HAKSIZ KAZANÇ SAĞLAYANLARIN BÜTÜN MAL VARLIKLARI ARAŞTIRILMALIDIR"
Bu olay patlak vermeden önceki fahiş kârların sahiplerinin de mallarını kaçırmalarını önleyecek tedbirler alınmakta mıdır? Bu düzen içinde haksız kazanç sağlayanların bütün mal varlıkları araştırılmalıdır. Haksız kazançlar geri alınmalı, sorumluluğu yargı kararıyla tespit edilenler yatırımcıların zararından şahsi mal varlıklarıyla da sorumlu tutulmalıdır. Hukuk, parayı gittiği yere kadar takip etmelidir. Yani önce bu saadet zincirini kuranların, yönetenlerin, koruyanların ve bu işten nemalananların malına gidilmelidir. Önce haksız kazançlar geri alınmalıdır. Fatura peşinen millete kesilmemelidir."
"BU SAADET ZİNCİRİNE İLİŞKİN CİDDİ İDDİALAR VAR"
Öztrak, şunları kaydetti:
"Bu soruşturma birkaç fon yöneticisinin, birkaç şirket sahibinin, birkaç piyasa oyuncusunun üzerine yıkılarak kapatılamaz. Çünkü 20 milyar doları aşan fon varlığını kapsayan böylesine büyük bir saadet zinciri, düzenleyici ve denetleyici kurumların gözleri önünde yıllarca kendiliğinden büyüyemez. Bu düzeni kuranlar kadar görüp de müdahale etmeyenler, görevini yapmayanlar ve varsa bu kişileri koruyan siyaset erbabı da ortaya çıkarılmalıdır. Basında bu saadet zincirine ilişkin ciddi iddialar yer alıyor. Tasfiyeye alınan fonlardan birinin henüz yatırımcıya açılmadan önce yalnızca 12 kişinin elinde bulunduğu, bu 12 kişinin suni işlemlerle fonu şişirdiği, ardından fonun yatırımcılara açıldığı, bu 12 kişinin çoğunun iktidara yakın isimlerden oluştuğu iddia ediliyor. Bu 12 kişi kimdir? Bunlar kimlerle bağlantılıdır?
Yine fonları tasfiyeye alınan yedi portföy yönetim şirketinin mevcut ve geçmiş yönetim kadrolarına baktığınızda karşınıza 'Cumhurbaşkanlığı Külliye Karması' çıkıyor. Bu tablo çok önemli soruları sormamızı zorunlu kılıyor: Bu şirketlerin siyasi ve bürokratik bağlantıları, düzenleyici denetleyici kurumların zamanında harekete geçmesini engelledi mi? Birileri bu şirketlere dokunulmazlık mı verdi? Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 2025 Kasım ayında ‘Bazı fonlar üzerinden manipülasyon yapıldığını bildiklerini’ söylemesine rağmen on ay boyunca ne beklendi? Saray'daki bazı odaklar mı, yoksa bürokratik oligarşi mi elinizi tuttu? Borsa İstanbul yönetimi, SPK bu finansal cinayeti engellemek yerine neden seyretti?
Soruşturma yalnızca fon yöneticileriyle, şirket sahipleriyle ve piyasa oyuncularıyla sınırlandırılmamalıdır. Manipülatif işlemlerin yapıldığı dönemde SPK'da, Borsa İstanbul yönetiminde ve ilgili denetim birimlerinde görev yapan eski ve yeni bütün yöneticilerin sorumluluğu araştırılmalıdır. Bu kişilerin önüne hangi inceleme ve denetim raporları geldi? Bunlar hangi uyarıları aldılar? Bu uyarılar üzerine hangi işlemleri yaptılar? Yapmaları gerekeni yapmadılarsa neden yapmadılar? Müdahale etmelerini engelleyenler oldu mu? Olduysa kimler?
"GÖREVİ BUNU ENGELLEMEK OLDUĞU HÂLDE MANİPÜLASYONA GÖZ YUMMAK DA EN AZ ONUN KADAR AĞIR BİR SUÇTUR"
Bütün belgeler, denetim raporları, yönetim kurulu kararları ve talimatlar yargı tarafından incelenmelidir. İlgili dönemde görev yapanların görevi ihmal veya kötüye kullanma dâhil, idari ve cezai sorumluluklarının bulunup bulunmadığı derhâl soruşturulmalıdır. Eğer bu kişilerin görevlerini yapmadıkları tespit edilirse yalnızca koltuklarından alınmakla kalmamalı, yargı önünde hesap vermelidirler. Çünkü manipülasyonu yapmak suçsa, görevi bunu engellemek olduğu hâlde manipülasyona göz yummak da en az onun kadar ağır bir suçtur. Ve bu cezasız bırakılamaz.
"GÖREVİNİ İHMAL ETTİĞİ İDDİA EDİLENLERİ KİM SORUŞTURACAK"
Burada çok daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız: Görevini ihmal ettiği iddia edilenleri kim soruşturacak? Soruşturmanın bağımsızlığını kim güvence altına alacak? Çünkü soruşturmayı yürütecek makamlar ile soruşturulması gereken kurum ve kişiler arasında ciddi bağlar ve çıkar çatışması şüpheleri bulunuyor. Adalet Bakanı'nın en yakınlarından biri SPK'nın Yönetim Kurulu Üyesi… Tasfiye sürecini yürüten kurumlardan birinin yönetiminde görev yapan bir isim, aynı zamanda Borsa İstanbul yönetiminde yer alıyor. Yani denetleyen, soruşturan, tasfiyeyi yürüten ve denetlenmesi gereken yapılar arasında iç içe geçmiş ilişkiler var.
Biz hiç kimseye peşinen suç isnat etmiyoruz. Ancak böylesine büyük bir finansal skandalda soruşturmanın yalnızca tarafsız olması yetmez; tarafsızlığından hiçbir şekilde kuşku duyulmaması da gerekir. Bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi derhâl duruma el koymalıdır. Bütün siyasi partilerin temsil edildiği bir Meclis Araştırma Komisyonu kurulmalıdır.
"PARANIN İZİNİN GİTTİĞİ YERE KADAR GİDİLMELİDİR"
Manipülasyonun nasıl başladığı, kimlerin haksız kazanç sağladığı, bu iş ortaya dökülmeden önce 'içeriden öğrenenlerin ticareti' kapsamında kimlerin söz konusu fonlardan çıktığı, düzenleyici kurumların neden zamanında müdahale etmediği, siyasi ve bürokratik bağlantıların ne olduğu bütün yönleriyle araştırılmalıdır. Hiçbir belge saklanmamalı, hiçbir isim korunmamalı, hiçbir siyasi bağlantının üzeri örtülmemelidir. Paranın izinin gittiği yere kadar gidilmelidir."
"KİMSE SARAY'DAKİ BAĞLANTILARINA GÜVENMESİN"
Öztrak, "Meclis Araştırma Komisyonu kurulmasına yönelik önergemizi TBMM'ye bugün sunduk. Zarara uğrayan vatandaşlarımızın zararlarının, bu süreçte ekonomik gerçeklerle veya hayatın normal akışıyla izah edilemeyen aşırı kâr ve kazançları sağlayanların el konacak varlıklarından finanse edilmesini sağlayacak bir çerçeve üzerinde, dünya örneklerine bakarak çalışıyoruz. Milletin tek kuruşunun söz konusu olduğu yerde korunacak olan makamlar ve kişiler değil, tüyü bitmedik yetimin hakkıdır. Kimse unvanına, makamına, Saray'daki bağlantılarına güvenmesin. Bu finansal cinayetin siyasi hesabı TBMM'de, hukuki hesabı bağımsız yargı önünde mutlaka sorulacaktır. Milletin parasına uzanan el kimin eli olursa olsun bunun hesabını verecektir" diye konuştu.
"BU İŞİN ÇÖZÜLMESİNİN BİR TEK YOLU VARDIR, O DA ERKEN SEÇİMDİR"
Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Öztrak, AK Parti'nin bazı köprü ve otobanların işletme hakkını devredeceği iddialarına, "Buradaki bütün mesele şudur: Bunun on yılda —kaç yıllık veriyorlarsa— elde edeceği gelire eşit bir imkânı toplayabiliyorlarsa, o imkânı erken tahsil etmek suretiyle finansman sağlamaktır. Ama tam da seçim öncesinde ya da seçim yaklaşırken bu tür operasyonların yapılması, açıkçası kendilerinden sonra gelecek olanlara hiçbir şey bırakmama kaygısıyla açıklanıyor. Bu nedenle de bu safhada, yani seçimlere iki yıl kalmışken, bir yıl kalmışken böyle bir düzenlemenin yapılması etik olarak da doğru değildir. Eğer bunlar satılacaksa veya satılmayacaksa, bir kere bunların gelirinden kendilerinden sonra gelecek olan hükümeti mahrum etmemek lazım" dedi.
Öztrak, "Hep söylüyorum, bir kere daha söyleyeyim: Bu işin çözülmesinin bir tek yolu vardır, o da erken seçimdir. Bir an önce bu hükümet gitmeli; bu işi yapabilecek, bu işin altından kalkabilecek bir yönetim anlayışı derhal işin başına gelmelidir" dedi.